Cuma, Şubat 03, 2006

The Number You Have Called....

Saat 00:05.
"The number you have called cannot be reached at the moment. Please,try again later..."
Son yaptığım aramadan bu yana tam otuz iki dakika geçmişti ve hala kulaklarımda çınlıyordu. Bu anonsu yirmi sekiz defası ingilizce olmak üzere tam 47 defa dinlemiştim. Artık o ses kulaklarımdan hiç gitmiyordu. "The number you have called..."

Saat 01:17.
Oturuyorum, radyoda "Bu yalnızlık benim" diyor Ahmet Kaya, yasaklanmadı mı diye düşünüyorum ve tekrar arama yapmak üzere iki defa sol üstteki yeşil düğmeye basıyorum. Bununla birlikte tam 372. defa basmış oluyordum aynı düğmeye. Sigorta olsa iflas ederdi diye düşünüyorum ve aynı anda telefonun karşı tarafından gelen sesle irkiliyorum, "The number you have called..."
Aklıma türlü fikirler geliyor ama bir türlü uygulayamıyorum, kalkıp kapısına dayanmalıyım aslında diye düşünüyorum. Vazgeçiyıorum... Hem nasıl kırabilirdim ki çelik konstrüksiyondan imal o dev kahverengi kale kapısını. Gülüyorum. Perdeyi aralayıp bir kez daha lapa lapa yağan karın ağırlığında beyazlamış sokağa bakıyorum. Sokak lambası kendini yanmaya zorluyor ama nafile, binbir çileden sonra sönüyor.

Saat 02:00.
Kendime kahve yapmak üzere makinenin düğmesine basıyorum. Fincanımı hazırlayıp başında bekliyorum. Yuvarlak hatlı cam çaydanlık yavaş yavaş dolarken tek düze ses tonundaki anons da son buluyor, "...Please,try again later".
Fincanımı alıp, evi tuttuğumdan bu yana bir kez bile yanma şerefine erişememiş, içi eski gazete ve dergi artıklarıyla dolu şöminenin karşısındaki koltuğuma oturuyorum. Yolunu kaybetmiş hamamböceğinin bir kez durup beni inceledikten sonra parkeler üzerine çizdiği rotayı takip ediyorum.

Saat 06:00.
Oturduğum koltukta uyuyakaldığımı farkedip ayaklanıyorum, şömine üzrindeki mumu yakıp pencerenin önüne geldiğimde sokak lambasının sonunda yanmayı başardığını görüyor ve gülümsüyorum. Sokağın ortasından giden ayak izlerini takip ederek, kalın siyah paltolu, kasketli sahibini tam dolmuşa binecekken yakalayacak oluyorum ama dolmuş hareket ediyor. Dolmuşun camından bana baktığını görüyorum.
Radyo hala açık, ne mutlu yirmidört saat yayın yapan radyo istasyonlarının kurulmasına sebep olanlara diye içimden geçirirken radyoda Kıraç "Deli Düş" diyor.
Omzumda hissettiğim sıcak dokunuş ile irkiliyorum.

Saat 08:00.
Güneş, sabahın ilk ışıklarında özenle açılmış tül perdelerin arasından gözlerime doluyor. Önce güneşten çaldığı ışıklarla çevrelenmiş, karanlık bir gölge gözlerimi rahatlatıyor, sonra karşımdaki yüz aydınlanıyor ve uyanıyorum. Diyafonda duyduğum ses bu sefer "Terlemişsin, kötü bir rüya mı gördün?" diye soruyor siyah kısa perçemleri ela gözlerinin hemen üstünde salınırken. "Hayır" diyorum ve tuttuğu nefesini verişinden rahatladığı izlenimini ediniyorum.
Duş almak üzere banyoya yöneliyorum. Tam içeri girecekken kafamı kapıya çarpıyor ve oturduğum koltukta uyuyakalmış olduğumu farkediyorum.

Saat 00:05.
"Moskova?nın güney batısında meydana gelen tren kazasında..." diye başlayan cümleler geliyor kulağıma, radyo açık ve ses tanıdık.
Gözlerim karanlığa çabuk alışıyor, ayağa kalkıyorum. Alnımdaki sızı dengemi bozuyor.
Koltuğun üzerindeki ceketimi alıp, dışarı çıkıyorum.
Sokak lambasının kararsız ışığı yardımıyla bir an durup önümde uzanan yolu inceliyorum ve sokağın ortasında ilerleyen bir çift ayak izini takip ediyorum. Dolmuş hareket ediyor ve dolmuşun camından pencerenin önünde duran, söndürmeyi unuttuğum muma bakıyorum.

1 Comment:

Fatih Altay said...

Gercekten cok guzel bi yazı olmus okurken kendimden gectim sankı bendim ordaki eline saglık !!